Marx Diyalektik Anlayışının Hegel’den Ayrıldığı Nokta Nedir?
Geçenlerde bir arkadaşım bana, “Marx’ın diyalektiği ile Hegel’in diyalektiği arasındaki farkı anlatabilir misin?” diye sordu. İtiraf edeyim, önce bir an duraksadım. Çünkü hem Marx’ın hem de Hegel’in diyalektik anlayışları çok derin ve bir o kadar da karmaşık. Ama bir şekilde, bu soru üzerine uzun uzun düşündüm ve sonunda kafamda netleşen bir şeyler oldu. Hem eğitim hayatımda öğrendiklerimi hem de iş dünyasında karşılaştığım sosyo-ekonomik durumları birleştirerek, bu sorunun cevabını derinlemesine incelemeye karar verdim. Hadi gelin, Marx ve Hegel’in diyalektiğini biraz daha yakından bakalım.
Hegel ve Diyalektik: Felsefi Temeller
Hegel’in diyalektiği, biraz daha soyut ve felsefi bir bakış açısına dayanır. İçinde bulunduğumuz dünya, ona göre bir tür sürekli değişim ve gelişim sürecindedir. Hegel, bu süreci üç aşamalı bir yapıyla tanımlar: tez, antitez ve senttez. Başka bir deyişle, bir düşünce (tez) ortaya çıkar, bunun karşıtı bir düşünce (antitez) gelişir ve sonunda bu iki karşıt düşünce bir sentezde birleşir. Bu düşünsel çarpışma, Hegel’in diyalektiğinde aslında bir tür zihinsel gelişim sürecini simgeler. Hegel için bu, mutlak ruhun kendini anlaması ve insanlık tarihinin ilerlemesi anlamına gelir.
Bir nevi, Hegel’in diyalektiği, “her şeyin sürekli bir şekilde ilerlediği ve geliştiği” düşüncesine dayanır. Yani, bir fikir ya da durum, karşıtlarıyla çatışır ve sonunda daha yüksek bir gerçeklik ortaya çıkar. Hegel’in diyalektiği, düşüncenin gelişim sürecine odaklanır ve genellikle idealist bir yaklaşım sergiler. Anlamaya çalıştığı şey, evrenin ve insanlığın nasıl daha yüksek bir bilinç seviyesine ulaşabileceğidir.
Marx’ın Diyalektik Anlayışı: Maddeyi ve Pratik Hayatı Ön Plana Almak
Marx, Hegel’in diyalektiğinden çok etkilendi, ancak onun yaklaşımına bir değişiklik getirdi. İçimdeki ekonomist buna biraz daha yakın hissediyor çünkü Marx’ın diyalektiği, doğrudan toplumsal ve ekonomik yaşamla bağlantılı. Marx’ın diyalektik anlayışının Hegel’den ayrıldığı en önemli nokta, Hegel’in idealist yaklaşımına karşılık, Marx’ın maddeci bir anlayış sergilemesidir.
Hegel’in diyalektiğinde, evrenin ve insanlığın gelişimi, düşüncelerin çarpışmasıyla olur. Oysa Marx için tarihsel gelişim ve değişim, toplumsal koşulların ve üretim ilişkilerinin belirlediği bir süreçtir. Marx, toplumların gelişimini, ekonomik temellerdeki değişimlerle açıklar. Örneğin, feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş, Marx’a göre, üretim araçlarının mülkiyeti ve üretim ilişkilerindeki değişimle ilgilidir. İçimdeki insan ise burada, Marx’ın bu bakış açısını daha toplumsal ve somut bir temele oturtmuş gibi hissediyor; çünkü insanlar yaşamlarını doğrudan ekonomik yapıların içinde şekillendiriyor.
Marx’ın Diyalektik Anlayışının Temel Özellikleri
Marx’ın diyalektik materyalizmi, bir tür toplumsal analiz aracı olarak ortaya çıkar. Marx için değişim, sadece fikirlerin çatışmasıyla değil, aynı zamanda ekonomik temellerin ve sınıf ilişkilerinin çatışmasıyla gerçekleşir. İşte bu, Marx’ın diyalektik anlayışının Hegel’den en büyük farkıdır.
1. Toplumsal Temeller: Marx, toplumsal değişimi, üretim ilişkileri ve ekonomik yapılar üzerinden açıklar. Hegel ise toplumsal gelişimi, insan düşüncesinin ve ruhunun ilerlemesiyle ilişkilendirir. Marx’ın diyalektiği, üretim araçlarının sahipliği, emek-sermaye ilişkileri gibi somut ekonomik temeller üzerine inşa edilir.
2. Sınıf Çatışması: Marx için tarih, sınıflar arasındaki çatışmaların tarihidir. Feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden sosyalizme geçiş, hep bu sınıf çatışmalarının sonucudur. Hegel’in diyalektiğinde ise, toplumların gelişimi daha çok düşünsel çatışmalar ve fikirlerin gelişmesiyle açıklanır.
3. Tarihsel Gelişim: Hegel için tarihsel gelişim, insan ruhunun özgürlüğünü bulma sürecidir. Marx için ise tarih, ekonomik yapılar ve sınıf mücadelelerinin sonucu olarak şekillenir. Marx, toplumsal değişimi, sadece ideolojik çatışmalardan ziyade, gerçek ekonomik ve sınıfsal mücadelelerin bir sonucu olarak görür.
Hegel’den Marx’a Geçiş: Toplumdan Ekonomiye
Hegel’in diyalektiği soyut bir düzlemde, ideaların ve düşüncelerin çatışmasıyla ilgilenirken, Marx’ın diyalektiği somut bir düzlemde, insanların ekonomik durumları ve sınıf mücadeleleriyle ilgilenir. Bu, aslında bir bakıma idealist bir bakış açısının, maddi bir bakış açısına dönüşmesidir.
Bir örnek vermek gerekirse, iş dünyasında çoğu zaman karşılaştığım bir durumla ilişkilendirebiliriz. Diyelim ki, bir şirkette işçi ve yönetim arasında ciddi anlaşmazlıklar var. Burada, Hegel’in diyalektiği, bu çatışmanın düşünsel ve ideolojik bir düzlemde şekilleneceğini öngörürken, Marx’a göre bu çatışmanın kaynağı, işçi ve patron arasındaki üretim ilişkileridir. Yani, bu ilişki tamamen ekonomik temeller üzerinde şekillenir.
Sonuç
Marx ve Hegel’in diyalektik anlayışları arasındaki farklar, aslında birbirlerine ne kadar yakın olduklarını gösterse de, bir o kadar da derin bir ayrımı gözler önüne seriyor. Hegel’in idealist yaklaşımına karşın, Marx’ın maddeci yaklaşımı, toplumsal yapıları ve ekonomik ilişkileri vurgulayan bir temel üzerine kurulur. İçimdeki mühendis bu durumu daha somut bir biçimde görebiliyorken, içimdeki insan ise toplumsal eşitsizlikleri, emek mücadelesinin ve sınıf çatışmalarının ne kadar derinlemesine işlediğini düşünüyor. Sonuç olarak, her iki düşünürün diyalektiği, toplumları anlamada farklı açılardan bize ışık tutuyor; ama bence Marx’ın yaklaşımı, doğrudan toplumsal yapılar ve ekonomik ilişkiler üzerine derinlemesine bir analiz sunduğu için, daha somut ve pratik bir anlayış sağlıyor.